Tanrı Kalbi Verdi

image

Aşk bazen akarsu gibi yağmuru bekler taşmak için fakat taştığı zaman çevresine zarar verir. Aslında amacı ortalığı yıkmak dağıtmak değil sadece birşeyleri açıklığa kavuşturmaktır. Bazende aşk okyanus diplerinde patlayan volkandır göremezsin ama okyanusu dalgalandırır hayatı haram eder. Tsunami ve sonrasından gelen felaket. Susmak en doğru şey mi?  düşünürsün. Eğer bu sorunun cevabı bilinseydi ne değişirdi? Eğer karşındakinin cevabını bilsen aşkın tadı kalırmıydı?  Bunlar belirsiz sorulardır. İnsan reddedildikçe susmayı öğrenir. Sustukça sevmeyi. Belki bir çarpıntıdır yaşadığı. Ama o bunu kimse yaşamamış sanar. En aşığın kendisi olduğunu düşünür. Belki de bu yüzden güzel gelir aşk. Aşk diyoruz da kaçımız bunun anlamını biliyor? Herkes bir kızı ya da erkeği sevmek mi sanıyor?  Yoksa Tanrı’ya duyulan özlem mi? Bizler en ufak bir hoşlantıyı aşk diye isimlendirebilecek kadar cahiliz. Oysa aşk Tanrı ile kulu arasında olan bir ilişkidir bence. Aşkı yaşamak Tanrı’nın yarattığı kulu değil o kulu yarattığı için Tanrı’yı sevmektir.

Yandı Yürekler Yandı

image

17 yıl önce bugün dünyadan bir yıldız kaydı. Alparslan idi adı. Değerleri görüşü ve dimdik duran bir ülküsü vardı. Eğer Chp Atatürk’ün izinde gitseydi MHP’yi kurmadım derdi. Çınar ayakta ölür derler o bir çınardı. Yaktı yürekleri yağan kar bile bu acıyı dindirmez. Milyonlar bir ağızdan diyor Başbuğ’lar ölmez. Bizlere düşen ise ülküsüne sahip çıkmak. Onun kemiklerini sızlatmamak. Ardından bir fatiha okumak. Bu hüzünlü günümde sözlerimi Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’İN sözüyle bitirmek istiyorum.

Dalından kopan yaprağın akıbetini rüzgar belirler…

Mimari Harika:Sümela Manastırı

image
image

TRABZON
Öncelikle yazımızda kısaca Trabzon’a değinelim.
Toplum Kültür
Köylü yada şehirli olsun Trabzon kadınları lazlar gibi şalvar giymez.Sadece çok az bir köylü kısmı giyer.

image

Kültürel Yaşam
Trabzon ilinde tiyatro etkinlikleri Trabzon Belediye Tiyatrosu ve Trabzon Devlet Tiyatrosu tarafından yürütülmektedir.Halk eğitim merkezlerinde amatörce tiyatro, müzik ve halk oyunları çalışmaları yapılmaktadır. Müzik alanında çalışmalar yapan Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun yanı sıra karikatür ve resim çalışmaları Belediye Sergi Salonu’nda sergilenmektedir.
image

image

YEMEK
Samsun Batum arasında yeralan bölge mutfağının ayırıcı temel besinleri karalahana, mısır ve hamsi ve çay olup, bu üçlünün çorbasından ekmeğine dek sayısız kombinasyonu bulunmaktadır. Bölgeye özgü yemeklerden en karakteristik olanları şunlardır:
Mısır unundan: Kuymak (Rize’de muhlama,Vakfıkebir ve Şalpazarında yağlaş), haçapur, hamsili ekmek, lamesli ekmek
Karalahanadan: Çorba, sarma
Tatlı olarak: Kabak tatlısı, kabak pilavı (bölgede pilav ve makarna şekerli olarak tüketilir- tatlıların yanında içecek olarak ayran içilir.)
Hamsiden: Buğulama, hoholli hamsi, hamsili ekmek, kaygana
Fasülyeden (lobya): Turşu kavurma
Mısırdan: Korkot (mısır çorbası)
GEZİLECEK YERLER
SÜMELA MANASTIRI
Sümela Manastırı, Trabzon ili, Maçka ilçesi, Altındere köyü sınırları içerisinde yer alan (Eski Yunanca adı: Panagia) deresinin batı yamaçlarında Kara (Eski Yunanca adı: Mela) tepesi üzerinde deniz seviyesinden 1.150 m yükseklikteki eski Yunan Ortodoks manastır ve kilise kompleksi olup, tam adı Panagia Sumela (Παναγία Σουμελά) veya Theotokos Sumeladır.
Tarihçesi
Kilisenin MS 365-395 tarihleri arasında inşa edildiği sanılmaktadır. Anadolu’da sıkça rastlanılan Kapadokya kiliseleri tarzında yapılmış, hatta Trabzon’da Maşatlık mevkiinde benzeri bir mağara kilisesi daha vardır. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina’lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır. Bununla birlikte manastırdaki fresklerde sıkça yer alıp, özel bir önem verilen Trabzon İmparatoru III. Aleksios’un (1349-1390) manastırın gerçek kurucusu olduğu sanılmaktadır.

14. yüzyılda Türkmen akınlarına maruz kalan kentin savunmasında ileri karakol görevi üstlenen manastırın statüsünde Osmanlı fethinden sonra bir değişiklik olmamıştır. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’da ki şehzadeliği sırasında iki büyük şamdan buraya hediye ettiği, Fatih Sultan Mehmed, II. Murat, I. Selim, II. Selim, III. Murad, İbrahim, IV. Mehmed, II. Süleyman ve III. Ahmed’in de manastırla ilgili birer fermanları bulunmaktadır. Osmanlı döneminde manastıra sağlanan imtiyazlar, Trabzon ve Gümüşhane bölgesinin İslamlaşması sırasında özellikle Maçka ve kuzey Gümüşhane’de Hıristiyan ve gizli Hristiyan köyleri ile çevrili bir alan oluşturmuştur.

18 Nisan 1916’dan 24 Şubat 1918’e kadar süren Rus işgali sırasında Maçka civarındaki diğer manastırlar gibi bağımsız bir Pontus devleti kurmak isteyen Rum milislerin karargahı olmuş, nüfus mübadelesi ile bölgedeki Hristiyanların Yunanistan’a gönderilmesinin ardından önemini yitirerek T.C. Kültür Bakanlığı tarafından yakın zamanda onarılana dek kaderine terk edilmiştir

Yunanistan’a mübadele ile göçen Karadenizli Rumlar Veria kentinde Sümela adını verdikleri yeni bir kilise inşa etmişlerdir. Her yıl Ağustos ayında tıpkı geçmişte Trabzon Sümela’da yaptıkları gibi yeni manastırın çevresinde geniş katılımlı şenlikler düzenlemektedirler.

2010 yılında Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti’nin izni ile Hıristiyanlarca Meryem Ana’nın göğe yükseliş günü olarak kabul edilen ve kutsal sayılan 15 Ağustos günü 88 yıl aradan sonra ilk ayin düzenlenmiş, ayini Fener Rum Patriği Dimitri Bartholomeos yönetmiştir.
AÇIK SAATLER/GİRİŞ ÜCRETİ
Yaz
09:00/18:00
Kış
08:00/16:00
Bilet Fiyatı
Tam : 8₺
Öğrenci:0₺

HAYAT YARINI BELİRSİZ OLAN BİR MACERADIR…

ResimYarını bilmekten bazen korkarız. Gizemli olandan uzak durur, hatta kaçarız. Aşktan, gelecekten, kaybetmekten, ölümden hep korkarız. Bazen korkularla duygularımızı saklar, üstünü örtüp yokmuş gibi yaparız. İşte böylece korkulara teslim olup, hayatımızı yönlendirmelerine izin veririz.

Duygularımızdan, kararlarımızdan ve yapmak istediklerimizden hep çekinir haldeyiz. Çünkü sonucunu bilmiyoruz ve garanti belgesi olmayan hayatımızı riske atmak istemiyoruz. Ve sonucunda çoğunlukla mutsuz oluyoruz. 

Duygularımızı baskı altına almayıp yaşasak, biraz risk alsak belki de korktuğumuzun o kadar da büyük bir korku olmadığını göreceğiz. Peki, bile bile neden hep erteliyoruz kararlarımızı, niye duygularımızı yaşamıyoruz? 

Ruhumuzu özgür bırakıp cesarete teslim edelim. Hayata doğru bir adım atalım, büyük ya da küçük. Yeter ki oturmayalım, kalkıp yola koyulalım. Gelecekte bizi bekleyen kapıdan geçelim. Daha kapıya gelmeden diğer tarafı düşünerek korkulara esir olmayalım. Bırakın kapının öbür tarafını geçince görelim…

Hayatı gerçekten doya doya yaşama iznini kendimize verelim. Korkularımızdan korkmadan, duygularımızı dibine kadar yaşamayı seçelim. Hayatla bir sözleşme imzalamadıysanız, her anı yaşamımızın sonuna gelmiş gibi varsayalım. İşte o zaman; keşkeler olmaz, yaşanmamış hiç bir şey kalmaz…

Hiçbir zaman unutmayalım ki hayat su gibi akıp gidiyor, keşkelerle yaşanmıyor…

Doç.Dr.Salih AKBABA

Bugün 1 Nisan

Bugün duyduğunuz her şeye inanmayın. Çünkü, bugün 1 Nisan.

1 Nisan Şaka Günü. Tüm dünyada insanların birbirlerine şaka yaptığı günde, şakalanmak istemiyorsanız, uyanık olun! İşte unutulmayan şakalardan örnekler:

DÜNYADAN 1 NİSAN ŞAKALARI
BBC, sıcak geçen kış ve spagettilere saldıran zararlı böceklerin ortadan kalkması nedeniyle, İsviçre’de spagetti ağaçlarında rekor rekolte elde edildiğini yayınladı. Binlerce İngiliz, kanalı arayarak nasıl spagetti ağacı yetiştirebileceklerini sordu. Bunlar 1 Nisan şakası çıktı.

1962’de İsveç’in siyah beyaz yayın yapan tek televizyon kanalına çıkan bir teknisyen, 1 Nisan şakası yaptı ve televizyon ekranının önüne naylon kadın çorabı gerildiğinde görüntünün renkli hale geleceğini açıkladı ve yüz binlerce izleyici bu yöntemi denedi.

Antalya’da dayısına 1 Nisan şakası yapmak isteyen bir genç, camiden salasını okuttu.

Ana Dil Mi?, Ana Dili Mi?

Helmut Schmidt, Almanya’nın eski Başbakanı. Helmut Schmidt’in geçenlerde bir kitabı çıktı. İsmi:Avrupa’nın Kimlik İddiası. Eski Başbakan, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine şiddetle karşı şiddetle karşı çıkan bir siyasetçi. Helmut Schmidt 29 Aralık 2000 tarihli Hürriyet gazetesine uzun açıklamalarda bulunmuş. Demiş ki:”İnsan, tanıdığı şeye saygı duyar. Almanya’da yaşayan Türkler, Alman toplumuna uyum sağlayamıyorlar. Başarılı bir uyum sağlamaları için Türklerin Alman dilini öğrenmeleri ve Almanya’nın siyasî kültürünü belirleyen ilkelerine saygı göstermeleri ve bu ilkelere sahip çıkmaları gerekir. ”

Helmut Schmidt haklı mı? Yerden göğe kadar haklı. Türkler gidip Almanya’ya yerleşecekler. Orada para kazanacaklar. İş-güç, mal-mülk sahibi olacaklar. Fakat Almanca öğrenmeyecekler,olmaz bu. Hastalanıp hastaneye yattıklarında şikâyetlerini anlatamayacaklar. Karakola düştüklerinde, şehirlerarası yola çıktıklarında karşılarına dikilen bir Alman yetkiliye iki kelime söyleyemeyecekler.
Bir Alman’a göre neyin yanlış, neyin doğru olduğunu bilemeyecekler. Çocuklarını okutamayacaklar, olmaz bu. Medeni bir topluluk içinde bir başlarına kalmaları nasıl doğru olur? Böyle bir kopmayı, ilimden,irfandan uzak kalmayı kim haklı görebilir? Eski Almanya Başbakanı dil konusunda haklı. Peki Türkler kaç yıldan beri Almanya’dalar? Kırk yıldan beri. Şimdi burada sormak lazım: Helmut Schmidt, kırk yıldan beri Almanya’da oldukları halde Almanca öğrenmeyen Türkler’den şikâyet ediyor. “İnsan, ancak tanıdığı şeye saygı duyar. Türkler de Almanca öğrenerek, Almanya’nın ilkelerine saygılı olmalıdırlar”diye dert yanıyor da, aynı Helmut Schmidt, Türkiye’de bizimle birlikte kırk yıl değil, bin yıl yan yana yaşadıkları halde hâlâ Türkçe öğrenmeyen vatandaşlarımıza Türk devletinin Türkçe öğretmesine neden karşı çıkıyor? Almanya’da Türkler’le Almanlar’ın uyum içinde yaşamaları için Türklerin mutlaka Almanca öğrenmeleri gerektiğini ileri süren bu eski başbakan, bizim Türkiye’de 77 milyon arasında uyum sağlamamız için Türkçe eğitim yapmamızı neden insan haklarına aykırı buluyor? Dünkü ve bugünkü Alman başbakanlarının bu yersiz itirazları, solucan beyinli insanları bile utandıracak seviyesizliklerdir. Almanya’ya yakışmayacak ikiyüzlülüklerdir.

Türkçe’yi mensur şiir güzelliğinde kullanan Gürbüz Azak’ın “Ana dil mi, Ana dili mi? “başlıklı yazısını Helmut Schmidt kafasında olanlar çok iyi anlamalıdırlar. Gürbüz Azak diyor ki:”Açık olalım. Ana dil, bir ülkede edebiyata, hukuka, tefekküre, sanata girmiş ve binlerce yılda oluşmuş esas ve tek lisandır. Diğer yöre şive ve ağızları, bu ana dile yönelerek süzülür,güzelleşir. Ana dile duyulan saygı sebebiyledir ki, cümle yayın ve yayımlar o dilden verilir. Eğer siz, her yöreye, kendi ana dilleriyle hitap etmek ve ulaşmak isterseniz karanlığı bol yokuşlara sarar, işin üstesinden gelemezsiniz! ”

“Şimdi sizlere, bal gibi Türkçe olan, ama hiç birinizin anlamayacağı yöre konuşmalarından örnekler sunacağım.Bu ana dille, bu ağızla gazete çıkarılacağını, televizyon haberleri verileceğini bir düşünün.” Sonuç dehşettir:

“Hada beş goş du ge!” (Hadi ablacığım koş da gel)
“Höralen yımırtı gaynadıbbatırı. Gömebbamın?” (hörü halan yumurta kaynatıyor. Görmüyor musun? )
“Aley aley gidipbala” (Ağlaya ağlaya gidiyorlar. )

Komediyi görüyor musunuz? “Acıpayam ilçesine bağlı Otazköy, madem böyle konuşuyor, ağızları ana dilleri budur, şimdi o yöreye, aynı ağızla, aynı dille hitap etmeliyiz. İnsan haklarına saygı böyle olur”diyebilir miyiz?

Musula Bağlanmak

image

Uykudan uyanırken üç sefer düşünüyorum. Kalksam mı? Kalkmasam  mı?  Bu düşünceler eşliğinde tüketilen zamanın telafisi yok belli ki.

Gidilmesi gereken bir okul. Musula bağlanmış inek gibi hissediyor insan. Ara sıra serbest bırakılıyoruz ama ben o süredede musulunu terk etmeyenlerdenim. Hür olmayı kim istemez. Lakin hür olunca kaybedilecek şeylerin varlığı korkutuyor bizleri. Mesela musulumuza yem koyacak birini, musuldaki yemimizi. Bunlar aranacak değerler. Ekmek elden su gölden alışmışız belkide.